İlim ve Fikri Araştırmaları Merkezi, Samsun - Türkiye

YAYINLARIMIZ

Tüm Yayınlar

Mevlüde UÇAR: Timurtaş Hocamız Zor Zamanların Hakkı Haykıran Sesiydi

Türkiye, onu gür sesi ve doğruları söylemekten çekinmeyen kişiliği ile tanıdı. Timurtaş Uçar 1944 yılında Elazığ'da dünyaya geldi. Hayatını İslam’a adamış güçlü ve yürekli bir âlimdi. Allah demenin yasak olduğu, müslümanların evlerine kapandığı zamanda kendi deyimiyle “kellesini koltuğuna alarak” kürsülerden İslam'ı tavizsiz bir şekilde anlattı. Daima öndeydi, dönemin olaylarına asla sessiz kalmıyordu. Konuşuyor, yazıyor, yaşıyordu. Gazetelerde ‘’Burada Allah yok peygamber de izne çıktı.’’ diye manşetlerin atıldığı günlerde Allah'ın dinini, Rasûlullah'ın yolunu insanlara anlattı. Hayatı câmi kürsülerinde, mahkeme salonlarında, işkence odalarında geçti. Yirmi dört idam, Dört yüz altmış yıl mahkumiyet, üç yüz açılan dosya, elli sekiz de Mahkemesi vardı. Sadece seksen darbesinde üç aylık işkencede yirmi kilo verdi ama o ne sakallarının tek tek yolunmasına, ne kaynar suların kendisini yakmasına ne de verilen elektriklere aldırış etmeden İslam’ı anlattı. Müslümanlar arasında namı hızla yayıldı. Öyle ki vaazlarını on binler dinlerdi. Kasetlere kaydedilen vaazları da milyonlarca eve girdi. Böyle cesur bir hoca birilerini korkuttu ve propagandalar ile hocayı yıldırmaya çalıştılar. Manşetlerde ‘’içerdeki kara ses’’ olarak tanıtıldı ama o asla yılmadı ve susmadı. 20 Ocak 2000 yılında altmış altı yaşında hakka yürüdü. Vefatından beş dakika önce yazmış olduğu son dizeler:

Okudum
Okuduğumu yol yol dokudum 
Gördüm 
Gördüğümü lif lif ördüm
Duydum
Duyduğumun en güzeline uydum.
Sonra demet demet topladım.
Yazdım yazdım….
Okuyana, anlayana duyana bin selam olsun. 
Diyerek hayatını özetledi….

Hüküm Dergisi olarak Timurtaş Hocamızın vefatının on sekizinci sene-i devriyesi sebebi ile muhtereme zevceleri ile sizin adınıza bir röportaj gerçekleştirdik.
 

Evlilik ve Aile Hayatı

 HÜKÜM:  Selamün aleyküm hocam.  Öncelikle yoğun programınıza rağmen bizi kırmayıp misafir ettiğiniz için teşekkür ederiz. 20 Ocak Timurtaş hocamızın vefatının sene-i devriyesi olması hasebiyle bizler de bu ay dergimizde hocamızdan bahsetmek istedik.  Öncelikle merhum hocaefendi'nin  vaazlarından ve  sizleri de dinlediğimiz kadarıyla aile hayatınıza son derece ehemmiyet verdiğinizi biliyoruz. Merhum Hoca efendi nasıl bir eş, nasıl bir baba idi? Sizin hocaefendi ile tanışmanız nasıl oldu?
 

Mevlüde UÇAR:  Aleykümselam evladım, hoş geldiniz. Biz rahmetli ile Elazığ'da Aynı köyde oturuyorduk.  Abdullah Nazırlı  benim Kuran'ı Kerim, rahmetlinin de hafızlık hocası idi.  Aynı zamanda bizim komşumuzdu.  Evliliğimizin mimarı da hocamızdır.  Adet ve usulüne göre oldu her şey.  Dini nikah yapıldı, herkes bizim evde toplandı. Eş, dost, akraba  epey  kalabalık oldu. Halka tamamlandıktan sonra Abdullah Nazırlı hocamız,  merhum Hoca efendi'ye dedi ki”  Hadi bakalım evladım, çek besmeleyi,  oku bir aşr-ı şerif de  sonra nikah akdine geçelim”. O esnada genç kızlar ve arkadaşlarım hepsi pür dikkat dinliyorlar. Hatta benim arkadaşlarım “ Madem hocadır, onu terletmek için mehri yüksek tutalım.  Sakın geri adım atma,  mehri yüksek tutacağız.” dediler.  Merhum Hoca efendi aşr-ı şerifi bitirdikten sonra  ayağa kalktı,  hafızlık hocamıza dönerek “Hocam  hanımefendinin de hocasısınız  benim de hocamsınız. Medarı iftiharımızsınız. Ama nikah akdine geçmeden önce benim hanımefendiye bir sorum olacak. O sorunun  cevabını aldıktan sonra nikah akdine geçeceğiz.” dedi.  Tabi, arkadaşlarımın hepsi “Eyvah, ne soracak, bilecek misin, bilemeyecek misin?” demekten mehri bıraktılar. Hafızlık hocam “ Buyur evladım sor.”  dedi.  Sor deyince hoca efendi şöyle dedi “ Beni ve hocaya bağlılığımı biliyorsun. Benim hanımefendiye  soracağım soru şu; hanımefendiyi ne kendime eş ne de çocuklarıma anne olarak talep ediyorum, ümmete  anne olmaya gücü yeter mi, yetmez mi?” diye sordu.  Hafızlık hocamız hiçbirimizin gözüne bakmadan gözlüğünün üstünden “Geç evladım, geç onu, kızımızı görmemiş ve bilmeyen biri olsaydım bu halkada yer alır mıydım?” dedi. Rahmetli “Elhamdülillah.” dedi. Sonra dualar edildi, nikâh kıyıldı. Kalabalık dağıldıktan sonra hafızlık hocam bir köşeye oturdu, ben de onun dizinin dibine oturdum. “Hocam ben hiç çocuk olmadım genç kız da olmadım, bana küçükken artık sen ümmete yön verecek yaştasın dediler, böyle yetiştirdiler. Şimdi siz de bana ümmete analık yükünü yüklediniz. Ben ne yapacağım.” dedim. Hocam da “Evladım ben değil kaderullah seni bir yere sevk ediyor. Söyleyene değil söyletene bakarsın ben dua edeceğim inşaallah senin makamın budur.” dedi. Tabi ben o sırada bir anlam veremedim. Evlendikten sonra Hoca Efendi'nin görevi münasebetiyle Balıkesir'e gittik. 3 ay sonra bir konferanstan sonra hemen polisler eve geldiler. Ve ev arandı. Polisler; “Yanına birkaç kıyafet al bir iki gün gelemeyebilirsin.” dedi. Tabi elleri kelepçelendi. Evden götürülürken kapının eşiğine kadar gitti. Bekliyorum ki bana bir şey söylesin, bana bir nasihatte bulunsun. Bakıyorum bey gidiyor, çantası görevlilerin elinde, tam kapının önüne çıkar çıkmaz hiç arkasına bakmadı. Dedi ki “Hatun seni Allah'a emanet ediyorum,  gençleri sana emanet ediyorum. Bugün bazı liselerde İngilizce bazı liselerde din dersim var. Bugün derslere gelemeyeceğim için o delikanlılar eve gelecek, sana sual edecekler hocamız niye gelmedi diyecekler. Sakın o gençlerin yanında mahzun olmayasın, elemli, kederli görünmeyesin. Çünkü sen mahzun görünürsen onlar gençtir, giderler yumruklarını sıkarlar, karakolu basarlar, birilerinin maşası ve kuklası olurlar, anneler çocuklarını üzmez, güçlü duracaksın.” dedi. Ve sonra gitti. Nasıl bir eş nasıl bir babaydı diye sordunuz. Allah mekânını cennet etsin. Mükemmel bir eşti. Sorumluluğunu çok iyi bilirdi. Meselâ, rahmetli maaşını alır gelir sedef kaplama bir kutumuz vardı içinde de bir kalem bir not defteri bulunurdu. Temel ihtiyaçlarını ödedikten sonra geri kalan parayı o kutuya koyardı. Evde kime para lazımsa oradan alırdı ama o deftere ne kadar aldığını nereye harcadığını yazmak mecburiyeti vardı. Tabi çocuklarla ben pek dokunamazdık. Çünkü her o kutuyu açtığımızda paranın ne kadar kaldığını biliyorduk. Bundan ötürü daha tedbirli daha tasarruflu oluyorduk. Çok şefkatli bir babaydı. Meselâ her akşam eve geldiğinde şayet içerde değilse herhangi bir programı yoksa, programı olsa dahi tek tek çocukların başında gezerdi sonra nerede sohbet verecekse çocuklara vaaz konusunu istişare ederdi ve notunu alırdı. Veya bir yere konferansa gidecekse  “mesela Antep'e gidecek” gelir, çocuklara derdi ki üç gün sonra Antep'e gideceğim. Ben şu konuyu işlemek istiyorum siz ne dersiniz. Onlar da fikirlerini beyan ederler ve sonra şunu söyler. ‘’Evladım Antep'te gezilecek yerleri araştırın.’’ Birisi gezilecek yerleri araştırır birisi güzel yemekler araştırır birisi de tarihini araştırır. Çocuklar sonra onları not olarak  yazar Hoca efendiye verirdi. Ben de derdim “Çocukları neden yoruyorsun?”. Hoca efendi de “Yarın başıma bir iş geldiğinde evladım sizinle istişare ettim, istişare ettim de böyle hareket ettim öyleyse takdiri ilahi budur derim, bir de çocukların araştırmasına fırsat veriyorum.” derdi. İstişaresiz hiçbir işi yoktu, hep istişare ederdi. Bazen abilerin derdi ki ‘’Baba şu konu hakkında duygu ve düşüncelerimizi soruyorsun ama biz biliyoruz ki sen yine bildiğin gibi yapacaksın. Merhum hoca efendi de “Evet, istişare sünnettir ama doğru bildiğin yolda gitmek de sünnettir.” diye latife ederdi. Şefkatliydi, merhametliydi, çok duyarlıydı, kapıdan içeri girdiği zaman herkesi bir anda görmek isterdi. Çocuklar onun zil çalışının sesini duyunca hepsi birden kapıda “Hoş geldin baba.” diye karşılarlardı.  O da hoş bulduk derdi. Bazen de ‘’Elim boş geldim.’’ derdi. Böyle latifeliydi. Kürsüde kükreyen hoca efendi evde halim selim biriydi. Bir de herhalde abilerinden biri sekiz diğeri on yaşları arasındaydı. Bu çocuklar yatsı namazını kıldı mı diye bana sorardı. Sabah namazından emindi. Çünkü kendisi kaldırırdı. Ben de çok yorgunum veya gönlüm daralmış  “Lütfen Hoca efendi biraz erken gel de yatsı namazını da cemaat yapın.” derdim. “Haklısın Hatun ama cemaat bırakmıyor.” derdi. Hoca efendi yatsı namazını kılmış olsa bile her gece çocukların odasına girer en az iki rekat namaz kılar, açıktan şöyle dua ederdi. “Ya Rabbi! çocuklarımla beraber aynı sofrayı paylaşamıyorum çay içemiyorum,  onların namaz kılıp kılmadıklarını, Kur'an okuyup okumadıklarını denetleyemiyorum, sana havale ediyorum sana emanet ediyorum, çocuklarımın cehenneme girmesinden son derece rahatsız olurum ya Rabbi, sen muhafaza et.” diye dua ederdi. Abinler derdi ki “Biz babamızın odamıza geldiğini hep hissederdik, uyumuş gibi yapıp dualarını dinlerdik. Bütün bunlara rağmen Hoca efendinin en büyük ızdırabı şuydu; en karanlık ve en derin hücrelerde çocuklarım gözlerime perde oldular, davayı hakkı ile haykıramadım. Geri adım atma mecburiyetinde kaldım. 
Hoca efendi aynı zamanda çok da çalışkandı. Gece yarılarına kadar çalışırdı. Bazen onu yerde halının üstünde yatarken görürdüm. “Efendi, neden böyle halıların üzerinde yatıyorsun.” dediğim zaman, “Hatun, ben nefsimden emin değilim, rahat bir yatağa girdiğim zaman kalkmakta zorlanıyorum, buraya yatarsam bir taraflarım ağrıyor, birkaç saat sonra kalkıyorum.” derdi. Ve yirmi dört saat içerisinde bir müslümana üç saat uyku yeter derdi. Uykuya yer yok, boş vakit geçirmeye yer yok.  Öyle ki dolaplarının altı İngilizce kitaplarla doluydu. İngilizce, Arapça, Osmanlıca dillerine çok hakimdi. Hatta Almanya’ya sohbet için çağrıldığında “Almanca öğrenmek için on beş gün bana yeter de artar bile” derdi. Merhum, yabancı dile çok önem verirdi. İngilizcesi çok iyiydi. Mekke'ye, Medine'ye gittiğimizde bile İngilizce konuşurdu. Bazıları “Hocam, neden Arapça değil de İngilizce konuşuyorsunuz?” diye sorardı. Hocaefendi de, “Bunlar benim Arapçamdan anlamıyor.” diye latife ederdi. Çünkü oranın halkı avamca konuşur, Hoca efendi ise fasih konuşurdu. Keza ümmetin dirilişi için nefsini, evlatlarını, her şeyini peşinen feda etmiş bir insandı. Ben kendisini tanıdığım günden bu yana kadar hiç değişmedi. Eğer kendine düşen bir iş varsa her şeyini bir kenara bırakıp o işe yoğunlaşırdı. Mesela biz bir gün iki çocukla beraber İstanbul’dan Malazgirt’e kadar gittik. Otobüs oraya kadar gidiyor, sonrasında ise köye gidebilmek için Ağrı'nın minibüsleri ile devam ediliyordu.  Altmış dokuz'lu, yetmiş’li yılların şartlarıyla, ki o günün şartları ile otobüsleri tahmin bile edemezsiniz; virane gibi bir şeydi. Malazgirt'e indik. Araç yok, bizim öğle namazına Arnavutköy’e yetişmemiz gerekiyordu. Rahmetli çarşıyı şöyle bir kolaçan etti. Biraz sonra yanına bir araç geldi. “Hatun hemen binelim.” dedi. Biz de bindik. Şoför “Dua ediyorsunuz değil mi hocam.” dedi. Merhum Hoca efendi de “Ben dua ediyorum, haydi evladım bas gaza.” diye cevap verdi. Beş, on dakika yol aldık, ama biz günlerdir yolda olduğumuz için gözlerim kapanıyordu, üç yaşında küçük evladım vardı kucağımda, büyüğü de hoca efendinin kucağındaydı. Kucağımdaki çocuk kapıyla oynayıp kapıyı açar, ben de uykuda olurum fark etmem diye kapıyı kilitledim. Kilitler kilitlemez hoca efendi “Hayır hatun, kilitleme aç kapıyı!” dedi.  “Efendi uyumaktan korkuyorum.’’ dedim. ‘’Uyuma hatun, sen de dua oku ben dinliyorum seni.’’ dedi. Uyumamıza müsaade etmedi sonuçta gittik hoca efendi arabadan iner inmez şoför, Hoca Efendi’ye ‘’Allah razı olsun hocam dualarınız sayesinde geldik.’’ dedi.  Meğer taksinin egzoz borusunda arıza varmış her an araç yanabilirmiş. Kapıyı kilitlememesinin sebebi buymuş, o yüzden izin vermiyormuş. Alev alırsa rahat çıkabilelim diye. Neyse sonra gittik camiye. Rahmetli vaaz etti, tabii ben de perdenin arkasından bakıyorum. Altı kişi var. Vaazdan sonra kapının önüne çıktık. ’’Efendi biz altı kişi için mi bu perişanlığı çektik.’’ dedim. Rahmetli hoca efendi de ‘’Vallahi Hatun bir kişi dahi burada olsaydı ben yine buraya gelirdim.’’ dedi. O akşam da konferansı vardı ama o konferansta yer yerinden oynadı. İkinci gün yine bir konferansı vardı o konferans da müthiş kalabalıktı. Fakat çıktıktan sonra bulunduğum yere gelmedi.  Ne oldu, ne bitti kimse de söylemiyor. Birkaç saat geçti. Dediler ki  “Hoca efendi gözaltına alındı.” Şimdi ben iki çocukla İstanbul’a nasıl gideceğim, ağlar mısın, ağlamaz mısın. Bütün bunları düşünürken dört günde İstanbul'a geldim. Üç ay sonra da kendisi dışarıdan duruşmalara katılmak üzere serbest bırakıldı. O belgeleri bir görseniz beşerin zor kaldıracağı bir şey ama inandığı dava uğruna Hoca efendi onların hepsine göğüs gerdi. Allah ondan razı olsun.

Hoca Efendi’nin Tutumu Sizi Endişelendiriyor Muydu?

HÜKÜM: Amin. Peki Timurtaş Hoca başına gelecekleri bile bile konuşuyordu, bu durum sizi hiç endişelendirmiyor muydu, sizin tavrınız ne oluyordu bu olaylar karşısında?


Mevlüde UÇAR: Endişelendirmiyordu. Çünkü Hoca efendi” Bunları söylemem lazım” diyordu. Bu ayetler nazil olduysa bize düşen tebliğdir. Allah Azze ve Celle bunları mushafın iki kapağı arasında kalsın diye göndermedi” derdi. Ayetleri genişleteyim evireyim çevireyim gibi bir derdi olmamıştır. Mesela birçokları Hoca efendiyi çok şiddetli vaaz ettiği için üslubundan dolayı şikayet ederlerdi.  Buna karşılık Hoca efendi de söyle derdi “Evet Cenabı hak da, Rasulullah da zaman zaman Cehennemin şiddetinden, zaman zaman da cennetin güzelliğinden bahseder.” 
Hoca efendi evde oturmakla İslam'ın hakim olamayacağını bilenlerdendi. Hep derdi ki “Eğer evde oturmakla İslam hakim olacaksa ben de sabaha kadar tesbih çekeyim, alnımı secdeden kaldıramayayım, tek çeşit yemek yiyeyim en azından bu kadar eza ve cefa çekmem. Ama benim derdim cennete girmek değil, benim derdim Allah'ın rızasını kazanmak, bana verilen vazifeyi yerine getirmek.” Hoca efendi “Ben Allah'a yemin ettim; kelamımı, kalemimi, kürsümü dünyevi hiçbir şeye alet etmeyeceğim.” derdi. Mesela ta 1960'lı yıllardan beri hep hoca efendinin kasetleri çok satılırdı. Yayınevleri gelirdi “Hocam bu kasetleri bandrollü çıkartalım. Sana da bir akar olsun” derdi. Rahmetli de “Ben akar peşinde değilim. Kelamımı, kalemimi, kürsümü ümmete hediye ettim. Ben şimdi kürsüye çıkacağım, siz kaydedeceksiniz, onu götürüp gereği neyse yerine getireceksiniz. Sonra da “Hoca efendi'nin son vaazı.” diye pazarda satarmış gibi satacaksınız. Ben de buna olur diyeceğim, öyle mi?  Ben bu işte yokum” derdi. Bizim hiç kasetimiz olmadı. Hala alırken bile parasını verip alıyoruz Almanya'da ve diğer yerlerde konferansa giderdik, başka Hoca efendiler de oluyordu. Salonda genellikle kasetlerin, kitapların dolu olduğunu görürdük. Meğer o Hoca efendiler konferansa gitmeden önce o kasetleri, kitapları gönderiyor. ”Bunları satın, ben geleceğim.” diyormuş. Çok garibimize giderdi bu davranış. Demek ki böyle işliyormuş onların piyasası. Ama Hoca efendi kendisine gelen tüm teklifleri elinin tersi ile reddetti. Bu devirde kaç tane kaldı evladım. Hoca efendi, her şeyini bu yolda feda etti. Biz de bunu bildiğimiz için endişelenmezdik.

 

Devletin Hoca Efendi’ye Karşı Tutumu


 HÜKÜM: Peki hocam malumunuz olduğu üzere dönemin yöneticileri hoca efendiyi sevmezdi. Onların ve çevrenin size ve ailenize karşı menfi bir tutumu var mıydı?

Mevlüde UÇAR: Elbette, mesela gecenin bir saatinde ev basılıyordu. O zamanlar çelik kapımız yoktu. Kapıyı çalmaları ile kırmaları bir olurdu. Müsait misin, değil misin? Hiç aldırış edilmiyordu. Biz de her zaman hazırlıklıydık. Çocuklar bir anlam veremiyorlar, korkuyorlar, ağlıyorlar büyük ağabeyleri topluyor kardeşlerini ‘’Memur amcalar bakıp gidecekler, bir şey yok.’’ deyip onları sakinleştirirdi. Çocuklar ne zaman ki babaların eline kelepçenin vurulduğunu görür o zaman ağlamaya başlarlardı. Bir defasında küçük çocuğumuz ‘’Babamı götürmeyin.’’ diye Timurtaş hocanın bacağına sarıldığında polisler ‘’Al şu çocuğu kadın’’ diyerek çocuğumuzu kolundan tuttuğu gibi yere attı.  Rahmetli biran evvel çocukların gözünün önünden uzaklaşmak için gayret sarf eder. Hatta vefatından bir kaç ay evvel rahmetliye ‘’Efendi neden her gözaltına alındığında hiç arkana bakmadan gidiyordun.” diye sorduğumda ‘’Hatun senin biçare duruşunu, Yusuf'un çaresizliğini, Yunus'un masumiyetini, Esra'nın gözyaşlarını, Enes'in kelebekler gibi uçmasını görmemek için. Olur ya, İbrahim gibi duramam diye arkama bakmadan gittim. Ben İbrahim olmaya çalıştım, senin de Hacer olmanı bekledim.’’ dedi. Baskı tabii ki oluyordu.  Hoca efendiyi gözaltına aldıklarında ilk işleri telefonlarımızı kapatmak oluyordu. Onbeş gün boyunca bu evde telefon çalışmazdı. Eve dinleme cihazları koyarlardı, telefonumuz her zaman dinlenirdi. Bunun gibi birçok olay vuku buldu. Şöyle ki; rahmetli konuşmalarında ‘’Kur'an bize hüküm etsin diye indirildi. Müslümanların hayat kitabıdır. Şiir kitabı ve yahut roman kitabı değildir, inananların hayatına yön vermesi için gelmiştir. Hasta olup doktora gittiğimiz zaman reçeteyi alıp eve mi saklarsınız yoksa o reçetedeki yazanları hayatınıza mı uygularsınız.  İlacı alıp içersiniz değil mi? İşte Kuran’da böyledir.’’ derdi. Rahmetlinin hükümetle, onunla bununla derdi hiç olmamıştır. Rejim ve sistem, tüm derdi buydu. 

Hapis ve İşkence Yılları

HÜKÜM: Peki Timurtaş hocamız zindanda neler çekti, nasıl muamele gördü, zindan hali nasıldı? O içeride iken sizler ne gibi sıkıntılar çektiniz?


Mevlüde UÇAR: Hoca efendiyi zindanda kendine yapılanlardan ziyade başkalarına yapılanlar daha çok incitirdi. Rahmetli derdi ki: “Selimiye’de öyle gençler gördüm ki kara yağız, yürekli delikanlılar, solcu ama yanlış da olsa ideallerine öylesine bağlılar. Onlara yapılanlar beni çok üzdü. Hatta keşke onların yerinde ben olsaydım dediğim oldu. Yine o zaman içeride çok ülkücü vardı. Selimiye’de her gün sayısız ölü çıkıyordu.” derdi. Hatta kaldığı hücre otuz dokuz kişilik bir hücreymiş. Sırasıyla on beş kişi kalkar diğerleri otururmuş. Sıra diğerlerine gelince bu sefer ayakta olanlar otururmuş. Aynı hücrenin içinde küçük bir lavabo varmış. Günde iki saat sabah, iki saat akşam olmak üzere toplamda dört saat su akarmış. “Selimiye’ye gittiğimde bir günüm tamamen sessiz geçti, onlar da hiç konuşmadı.” derdi. Çünkü rahmetli direk evden götürülmüyor, önce Gayrettepe’ye alınıyor, orada işkence yapılıp sonra da gözü bağlı bir şekilde nereye gittiğini bilmeden hücreye götürülüyordu. Tahmini iki gün sonra kendilerine geldiklerinde “Eee, söyle bakalım sen neden girdin içeri. “ diye sorarlarmış. Gayrettepe’den geldiği için sakalı kesilmişti. Hani sakalı olsa hoca olduğunu anlarlar. Hoca efendinin sakalını önce tek tek yoluyorlardı sonra bu olmadı deyip tıraş ediyorlardı. Hoca efendi de işkence esnasında her Allah dediğinde “Burada gördüğün hiçbir yerde Allah yok. Hadi o çok güvendiğin Allah gelsin seni kurtarsın.” diyorlardı. Bir de öyle garip bir ışıklandırma yapmışlar ki, onlar Hoca efendiyi görüyor ama Hoca efendi onları görmüyormuş. Hoca efendi bunları gençlere ve çocuklara pek anlatmazdı, bize ve yakın dostlarına anlatırdı. Hatta bir gün yine işkence için hücreye götürülürken tek kişilik bir odaya götürülmüş. Hoca efendi orada olanları anlatırken derdi ki: “Önce sıcak su veriyorlardı, yavaş yavaş benim boğazıma kadar gelirdi. Allah daha iyi bilir ama verdikleri su idi.” Rahmetli elleri ve ayakları bağlı olduğu halde polisler “Söyle senin arkanda kim var, siyasilerden kim var, tarikattan kim var, hangi güçler var? diye sorarlarmış. “Tek başına sen nesin?” diyorlarmış. Hoca efendi ise arkasında öyle bir gücün olmadığını anlatmaya çalışırmış. O sıcak sudan sonra yine elleri, ayakları, gözleri kapalı bir vaziyette bu sefer buz gibi soğuk su veriyorlarmış. Yine boğazına kadar geliyormuş su. “Her şeye rağmen yan taraftaki koğuştan gelen işkence seslerine dayanamıyordum.” derdi Hoca efendi.

 HÜKÜM: Peki, hapishanede iken oradaki solcu gençlerle muhabbeti nasıldı, onlarla konuşur muydu, tebliğ vazifesine orada da devam eder miydi?


Mevlüde UÇAR: Oradaki gençlere kendini tanıttıktan sonra gençler “Eee, hadi anlat hoca; adil düzen nedir, Ömer kimdir, adaleti neydi, Kur’an ne diyor.” diye sorular sormaya başlarlarmış. Hoca efendi de “Gençler, sabırlı olun, sabırlı olup tek tek konuşursak, birbirimize karşı saygı sınırlarını aşmazsak ben sizi istediğiniz kadar dinleyeceğim, siz de beni dinleyin.” dermiş. Gençler de anlatmaya başlamışlar. Lenin’i anlatmışlar, Mao’yu anlatmışlar, sol görüşü anlatmışlar. Tabi Hoca efendi de ara ara sorular soruyor onlar da dilleri döndükçe cevap veriyorlarmış.  Gençler “Peki sıra sende.” demişler. Hoca efendi anlatmaya başlamış. Anlattığı konuyu bitirdikten sonra gençler “Durma anlat Hoca efendi, meğer biz kimmişiz, neymişiz ve neye iman ediyormuşuz. Sen bu güne kadar neredeydin, neden biz seninle tanışmadık.” demişler. Hoca efendi de bunları duyduktan sonra ölene kadar “İnananlar ile inanmayanlar arasına çelik duvarlar örmüşler. Birbirimizle tanışmaya fırsat verselerdi 10 dakika karşılıklı konuşsaydık şeker şerbet olurduk.” derdi. Oradaki gençlerden birçokları “Eğer buradan kurtulursak bil ki senin yanındayız. Bizi görmemezlikten gelemezsin, sağındayız solundayız. “ demişler. Ve nitekim öyle oldu. Hatta o zamanlar mahkumlara haftada iki defa yoğurt veriyorlarmış. Oradaki gençler yoğurdu yedikten sonra, yoğurt kaplarını alıp temizledikten sonra içine su koyup üst üste dizerlermiş. Çünkü belirli aralıklarla su geliyormuş. Merhum, o kapları görünce “Hayrola gençler, ne yapacaksınız bu kapları.” diye sorunca “Bize lazım değil ama sana abdest için lazım hocam.” demişler. Böylece Hoca efendinin abdest suyunu hazırlarlarmış.

Müslümanların Hoca Efendi’ye Karşı Tutumu

HÜKÜM: Peki hocam Müslümanların tavrı ne oluyordu, Hocaefendiye sahip çıkıyorlar mıydı?


Mevlüde UÇAR: Hayır evladım. Bırakın sahip çıkmayı eve ziyarete bile gelmiyorlardı. Düşünün, o devirde tüp yok, şeker yok, un yok, ailesi ne yapar kimsenin umurunda olmamıştır. Daima böyle olmuştur. Bir Müslüman yoktu yanında. Ya evladım! Bu din, halden ve dilden anlamayanların içinde zuhur etti ve halden anlayanların yanında hiç kimse olmadı. Sizinle de telefonda görüşmüştük. İhsan Şenocak Hoca efendi yakın bir zamanda imtihanlar geçirdi. Bırakın evladım yapsınlar yapacaklarını. Bu dava böyle olacak, ötesi yok. Daha iyisi düşünülemez. Bizler mükâfâtımızı Allah’tan bekliyoruz. Mesela tüpümüz yoktu merhum içeride iken. Ne ile yemek pişireceğim ben.  O zamanlar küçük elektrikli ocaklar vardı. İki ay boyunca pirinç, mercimek ne bulduysak çorba yapıyordum. Havanda onları dövüyordum daha çabuk pişsin diye. İşin en kötüsü çocuklar ilkokulu normalde bir okulda bitirir değil mi? Bizim çocuklar beş yıllık okulu sekiz ayrı okulda okudular. Atatürk ilke ve inkılaplarından yargılanan bir babanın çocuğu, gerici bir babanın çocuğu… Öğretmenler veya bazı sol görüşlü ailelerin çocukları “ Atatürk’e hakaret ediyorsunuz değil mi, sizi Atatürk düşmanları.” diyerek çocuklarla oynamıyorlardı. Müdür beni çağırıp “ Lütfen çocuğunuzun kaydını buradan alın, sonra da ne yapıyorsanız yapın” diyordu. İstanbul burası! Müslüman beldesi, başka bir yer değil. Hoca efendinin dört idam, dört yüz altmış yıl mahkumiyet, üç yüz açılan dosyası, elli sekiz de mahkemesi vardı.  Polisler gelip Hoca efendiyi evden alırlardı. Birkaç gün sonra ev sahibi gelir, bizi evden çıkartırdı. Çocukları hiçbir Müslüman okul almaz iken Robert kolejinden çocukları ücretsiz okutmak için teklif göndermişlerdi. Ama Hoca efendi “Ben fitne kapısını açamam.” deyip reddetmişti. Buna benzer anlatabileceğim bir sürü hadise vardır. Onun için bu davaya gönül vermiş olan kimseler tek başına olduklarını bilsinler. Yapılması gereken bir iş varsa onu ben yapmalıyım deyip sağınıza solunuza bakmadan yapmalısınız. Güneşi önünüze alarak sahabe efendilerimiz gibi soluğunuz kesilene kadar koşacaksınız bu dava uğruna.

Hoca Efendi’nin Gençlerle İletişimi
 

 HÜKÜM: Merhum Timurtaş hocanın gençlere bakışı nasıldı, sizin genç kardeşlerimize tavsiyeleriniz nelerdir?


 Mevlüde UÇAR:Merhum hoca efendi gençlere ‘’gözümün nuru’’ derdi. Rahmetli ‘’Gençler olmaz ise benim atar damarım tıkanır.’’ derdi. Mesela çok zorlu bir günümüzde hoca efendi bana telefon etti. O zaman kendisi de sahaflardaydı.’’Nefes aldığım tek kaynak’’ der zaman zaman sahaflara giderdi. Yine bir gün gel Hatun, Müftü beyi ziyarete gideceğiz’’ dedi. Beyazıt’ta buluştuk. Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı’ya doğru yola çıktık. Ben çok sıkıntılıydım. Ev arandı, darmadağın olmuş, evden çıkmamız gerekiyor falan filan. Hoca efendi dedi ki ‘’ Üzülme, mahzun olma!’’ İstanbul Üniversitesini işaret ederek ‘’Şu gençleri görüyorsun değil mi? Sen onların saçına, pantolonuna bakma öyle bir zaman gelecek ki hepsinin alnı secdeye gidecek.’’dedi. O zamanlarda gençlerin üzerinde İspanyol paça pantolon vardı. Saçlarında da faul vardı. Ben de ‘’ Bunların alnı secdeye gidecek öyle mi?’’ dedim. O da ‘’ Evet, ben ümitliyim. Secdeli olacak bu başlar. Yeter ki biz hakkıyla çalışalım.’’ dedi. Merhum Hoca efendi yeryüzündeki tüm olumsuzlukların sebebi olarak kendini görürdü. ‘’ Ben onların anlayacağı dilde anlatamadığım için böyle oluyorlar eğer ben Kuran’ı hakkıyla anlatsam bir sorun kalmazdı, şeker şerbet olurlardı.’’ derdi. Biz böyle konuştuktan dört beş gün sonra bir kandil vaktiydi. Hoca efendi de Fatih camiinde vaaz ediyor ben de camiye çıktım. Bayanlar bölümünden cemaate bir baktım. Aman ya Rabbi bütün cami o İspanyol paçalı faullü gençler ile doluydu. Merhum ‘’Hatun görüyor musun?’’ dedi ‘’ Görüyorum hoca efendi sen ne söylersin de o yerini bulmaz.’’ dedim. Benim gençlerden istediğim karşılıksız sevecekler, karşılıksız hizmet edecekler, karşılıksız çalışacaklar. Makam mevki için değil dava için uğraşacaklar. Güneşi önlerine alıp Ashab-ı Kiram efendilerimiz gibi çalışacaklar. Sağlam bildikleri yoldan, Sırat-ı Müstakimden asla şaşmayacaklar.  Sizler yeryüzünün aydınlık yüzleri olacaksınız inşaAllah. Efendimiz (sav)de ‘’Beni ihtiyarlar yordu, Allah bana yardım için gençleri gönderdi. ‘’ buyurmamış mıydı? Elinizdekinin kıymetini bilin maziden ders alın, müstakbele yön verin. Bundan on beş yıl önce kim derdi Türkiye bu seviyeye gelecek. Cenab-ı Hak bana on beş yıl önce bir fırsat verse ‘’ Ey kulum çektiklerinin hatırına ne istiyorsun yaz deseydi bu günleri hayal bile edemezdim. Öyleyse elinizdeki nimetin değerini bilin. Tayyip bey rahmetlinin yanına Belediye Başkanlığına adaylığımı koyayım mı, koymayayım mı? diye istişareye geldiğinde merhum hoca efendi ayağa kalktı: ‘’Yürü ki meydan senindir. Belde-i Tayyibiyenin Tayyib’i. Ben de sana dua edeceğim’’ dedi. Şimdi gençlere de daha çok çalışıp bayrağı daha ileriye götürmek düşüyor. İstersek layık olduğumuz için değil muhtaç olduğumuzdan Allah bize kapılar açar. Ben daima duacıyım siz evlatlarıma...


 HÜKÜM: Hocam kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz. İnşaAllah daha sonra farklı vesilelerle görüşmek dileği ile hürmetlerimizi sunuyorum. Allah’a emanet olunuz.

 Mevlüde UÇAR:: Allah razı olsun. Asıl ben teşekkür ederim yıllar sonra Hoca efendiyi hatırlayıp derginizde ona yer verdiğiniz için.

 

 

DİĞER FOTOĞRAFLAR

DİĞER HABERLER